Bir Delinin Akıl Defteri


Bir mayıs günü pencere dibinde minderin üzerine serilmiş, bisküviyi çayıma batırıp yiyordum. Otuzuma geldim, bundan daha güzel lezzet tatmadım. Hoş, çok lezzet de tatmadım zaten. Ne güzel kuş cıvıltıları, doğa yine bir bahar türküsü terennüm ediyor. Bülbülün güle vurulduğu mevsim. Dönüm başımın üzerindeki pencereden sarkıp gökyüzünü izlemeye koyuldum. Kainatın tüm ihtişamının teminatı gibiydi mavi gök, gökkuşağını da takınca bazı zamanlar metruk bir kasabayı bile bir şölen, karnaval rengine boyar. Tüm ihtişamlardan daha muhteşem olan sevgim, bana verilmiş tek emir gibi eksiksiz ve kusursuz yerine getiriyordum, seviyordum çok… Ey mavi gök her zaman başımın üstünde yerin var. O da ne? Mavi uçurtma süzülüyor semada usul usul… Hemen kapıya doğru koşmaya başladım, uçurtmaya gidiyorum. Kapıda duran terlikleri ters düz öylesine ayağıma geçirip fırladım. Çığlık çığlığa heyecanla koşturuyordum. Onu gördüm, uçurtmayı uçuran çocuk; belki on yaşlarında ufak tefek bir şeydi.  Beni çığlıkla kendisine doğru savruluyor gürünce biraz ürkmüş gibi geri açıldı önce ben yaklaştıkça daha coşkuyla çığlıklar atıp kollarımı savura savura ilerleyince bir anda yere eğilip bir taş aldı kafama fırlattı. Taşın kafamda çıkardığı zonklama ile birlikte kıvırcık saçlarımın arasından kaşlarıma doğru sıcak kan süzülmeye başladı. Hem canım yanmış hem de şaşırmıştım. Daha fazla bağırmaya başladım, olduğum yerde ayaklarımı yere vuruyor ellerimi çırpıyordum, ben de böyle çırpınıyordum. Çocuk da tahammül edemeyeceği kadar korktu bu defa ki ipi bırakıp kaçtı. Gömleğimin kolu ile gözüme akan kanı silip uçurtmaya doğru ilerledim. Yere düşmüştü, onu yerden kaldırdım. Ama elimden bıraktığım gibi tekrar yere düştü. Biraz önce uçuyordu şimdi ne oldu da bıraktı. Eve götürmeye karar verdim belki yine uçar bir gün. Bir elimle bol gelen pantolonum düşmesin diye tutarken diğer elimle kuyruğu yere sürünen uçurtmayı almış eve doğru yola koyuldum. Annem avluda divanda oturuyordu. Beni görünce yine kıyamet suru sesiyle inletti
“Gözün kör olmasın Gülistan bu ne hal! Bak yine bi boklar yediysen gebertcem seni artık!” dedi ve elindeki bastonla sırtıma bir tane indirdi. Zayıf bedenimde çarpışan iki odun sesi çınladı. Yaptığı kafamdaki yaranın acısını dindirmedi aksine yine canım acımış ve yine çığlığı basım elimi ısırmaya başladım. Uçurtmayı bırakınca yine yere çakıldı. Acıyla kapıya doğru koşmaya başladım. Kendimi evden atıp başıboş sokaklarda dolaşıyordum. Bazı evlerin önünden geçerken çay bardaklarında dönen kaşık sesleri hile harmanlanmış gülüşme sesleri geliyordu. Mutlu aile harmonisinin neşeli harmonisiydi bu sesler… yürümeye devam ederken aklımı kurcalayan soruyu sayıklayıp duruyordum
“uçurtma neden uçmadı?”
Söylenmeye devam ederken sağ elimi pantolonuma bastırmayı ihmal etmiyordum. çok yürümüştüm , yoruldum ve bir evin avlusuna geçtim. Beni görünce avludaki çocuklar kaçıştılar Salaş kıyafetlerim, bakımsız vücudum, sallanarak yürümem, kendi kendime konuşmalarım, kontrolsüz ve korkunç geliyor onlara.
“git burdan” diye bağırmaya başladılar. Gitmeye niyetim yoktu sadece oturacaktım şurda. Elimi dişlerimin arasına sıkıştırmış onları izliyordum. Pencereden bir kadın çıktı, çocukların sesine bakmak istemiş.
“Ne oluyor orda” dedi.
Çocuklardan biri atıldı
“ Deli Gülistan geldi, gitmiyor!” diye şikayet etti.
Kadın elini ileri doğru savurarak
“kışşş şşşş heyyy hadi git burdan Gülistan” diyerek kovmak istedi.
Ne var biraz oturup dinlensem sanki? Yan evden başka bir kadın daha pencereye çıktı.
“Gülistan mı o? Of geldi mi de gitmez ha bu!” diyerek ortak oldu.
Çocuklar kendi aralarında konuşuyordu o sırada. Çocuklardan biri
“Cinleri varmış Gülistan’ın, hep onlarla konuşuyormuş.” Dedi. Ama ben sadece kendi kendime konuşuyordum, beni dinleyen kimse yoktu kendime diyordum, kimsenin bana edecek güzel bir sözü yoktu kendime ediyordum.  Tekrar yan evdeki kadının sesi duyuldu
“Ancak sıcak su ya da ateşten korkar gider. Başka türlü anlamaz bu deli.” Diyerek içeri girdi. Ev sahibi kadın hayvan gibi kişledi beni tekrar. Yan evdeki kadın bir tencere sıcak su ile tekrar çıktı.
“Çocuklar kaçılın bakim.” Dedikten sonra suyu bana doğru savurdu. Başıma, koluma ve ayaklarıma kaynar su gelince acı bir çığlık kopardım yine. Ağzım çıktığı kadar bağırıp koşmaya başladım, oradan uzaklaştım.
İnsan dolu sokaklarda bir başıma salınarak dolaşıyordum. Vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda tek kalmak benim için daha az korkutucu olabilirdi. Sabır ve sevgimle belki bir gün o hayvanların şefkatini kazanabilirdim. Başarısız olsaydım bir gün bir kerede vücudumu parçalar ve nefesimle birlikte acımı keserdi. Fakat ben bu sokaklarda her gün vücuduma ve ruhuma yeni yara izleri ekliyorum. Arka sokaklarda insan hiç de soylu bir varlık değil. Çektiklerimi anlatmak acılarımı göstermek istiyorum; kalabalık bir yerde bir anda soyunup çığlıklar atıyorum. “ Bak bu iz senin sevgi dolu karından, bu iz afacan çocuğunun muzipliği işte bana attığı taştan, bu senin cevval kocanın gizli günahından kalma…” haykırışlarım biçimsiz çığlıklardan öteye geçemiyordu, bir delinin vakitsiz krizleri işte. Acılarıma kör bakışlarını çıplak vücuduma çevirip belki bıyık altından gülüşmelerden başka bir şey yok, deli perdesini aralayıp kimse beni görmek istemedi. Hayal miyim gerçek miyim bilmiyordum. İnsandan biçilen bir hasat mıyım? Iskartaya atılmış nebat mıyım?
Pantolonumu ve gömleğimi deliliğime yakışır dağınıklıkla yine üzerime geçirip bu defa eve doğru yola koyuldum. Sayıklıyor, inliyor, sallanıyor, ve kimsenin duymadığı sessiz adımlarla yürüyordum. Mahalleden Ayşe Teyze penceredeydi yine; camın arkasından bana el sallıyordu. Onu hep o camda görüyorum.  Ruhu dilinin ucuna gelmiş çıktı çıkacak yaşlı, zaman suretini şefkat bulutlu merhamet dağlı bir anne resmine çevirmiş. Bana öyle bakışı vardı, öyle bir duruşu vardı ki… bu kirli toplum içinde, çirkin yüzdeki güzel gözler gibiydi. Bakışlarımı yine umutla insana çeviriyordu. Ona anlatacağım, bana anlatacağı çok şey olabilirdi; aklımın tutsak kaldığı zindanda dili tutulmasaydı eğer… o konuşamıyor ben anlatamıyorum öyle susarak seviyorduk… Torunu Aslı çıkıyor kapıdan. Bana doğru gelip elma verdi. Biçimsiz sesler çıkarıp, estetik olmayan yüzümü sevimli görünmeye zorlamadan yürümeye devam ettim. Bu tutsaklıkta minik pencereden yüzüme vuran güneş ışığı gibi aydınlatıyorlardı beni, umutlandırıyorlar.
Eve vardığımda annemi öfkesinin heybetinden hiç eksiltmeden beni bekliyor buldum. Zamanında onuru kirli dünyaya tahammülünü daraltmasaydı, direnip asmasaydı kendini, babam da sevgiyle merhametle beklerdi belki beni… ablalarım da hiç arayıp sormazdı bizi.  Birazdan yiyeceğim dayaktan beni kurtarabilecek Hızır da en son İsa ile görüldükten sonra sırra kadem basmış. El mahkum, bedenim nasırdan ibaret yığına dönene kadar çekecektim.
Yeni bir gün , ben aynı, sokaklarda aylak dolaşıyorum yine. Okulun yanından geçerken sesleri duydum, okul bahçesinde çocukların neşeli oyunlarını  parmaklıklara dayanıp izlemeye koyuldum. Hapishaneden bozma soğuk betonlu okul denen dört duvarda insana  ilk önce elinden alınan özgürlüğüyle mutlu olmayı öğretiyorlar. Beni de göndermişlerdi bir zamanlar. Güya daha özel eğitimli bir yerdi, bence daha beter eğitim merkeziydi. Ama bir öğretmen vardı, onu seviyordum, onun beni sevdiğinden biraz fazla. O öğretmen, kötü kaderimin elinden adaleti çekip almak için zorladı, bir şeyler yapmaya çalıştı işte. Ama yazgımın kör gidişini değiştirmek hiç kolay değildi. Ben seyre dalmışken yanımdan bir kadın ve eline yapışmış bir çocuk geçiyordu. Çocuk beni işaret ederek kahkahayı bastı. “Saçlarına bak! Bonus bonus…” dedi. Kıvırcık saçlarım onu eğlendirmiş. Ha Allah ! içten kahkahası beni de güldürdü. Sen çok yaşa çocuk. Ama benim gibi acıyla değil. Çok uzun ve mutlu yaşa.
Akşam olmak üzereydi. Boş inşatta bir kenara sinmiş oturuyordum. Ahmet amca göründü sokakta. Ahmet Amca, kahvede kızların daha ahlaklı giyinmesi, karıların daha ahlaklısı için epey gırtlak patlatıyor. Beni gördü uzaktan, inşaata yöneldi. Beni üst kata çıkardı. Çirkin ve deli bedenim üzerine çıktı sonra. Bana hem gülüyorlar hem seviyorlardı. Yani sadece çocuk yapmak istediği zaman bazı adamlar seviyordu. Televizyonda görmüştüm; adamlar Ahmet Amcanın yaptığı gibi kadının üstünde olduktan sonra çocukları oluyordu. Ama benim çocuğum olmamıştı. Beni severken de acıtıyorlar, beni yere sert itekleyince yerdeki cam parçası belimi kesmişti. Ahmet Amca biraz sonra beni burda bırakıp gitti. Gömleğim ve pantolonumu üzerime geçirirken yine kana bulandı. Annem yine kızacak. Korkuyordum. Giydiğim bu beden kisvesi utanç ve acı ile ruhuma yapışmışken çıkarıp atabilseydim keşke. Belki kızmazdı. Tutsak aklımdan başka halimi bilen olsaydı belki acımasaydı da dayanma gücüme hürmet ederdi.
Karanlık hepten çökmüş, bu körlükte sokak aralarında avare dolaşıyorum.  Allah hiçbir sokakta yoktu. Nerdesin? Boşuna mı arıyorum? Ama O’na soracaklarım var. Beni ve aklımı aynı yere koy diye edilecek sitemim var. Bir adam da duvar dibine elinde bir şarap dilinde bir şarkı. “Artık geri ver, geri veremezsin aldıklarını”. Adam da oturduğu yerden yolluyor sitemini. Ne çok acı vardı. Ne çok mutsuz insan… Yoksulluk yetmezmiş gibi bir de başımıza yoksunluk sarılmıştı. Yaşamaya değmez hayatına her gün yeniden başlayan, ümitle yeis arasında, varla yok arafında insanlar…
Eve vardığımda annem minderin üzerinde uyumuştu. Ben de divana geçtim. Başkalarının günahları ile kirlinmiş kıyafetlerimi değiştirmeden, yüzümdeki karayı yıkamadan öylece uzandım. Öyle ağırlaşmış hissediyordum ki kendimi ölü müyüm deli miyim bilmiyordum. Dargındım. Dağ gibi ömrüm bir sınava heba edildi. Bir başkaldırının cezası mı yoksa bu? Her gün aynı yükü akşama taşımakla mı cezalandırılmıştım. Ne bir yere varıyorum ne cezam bitiyor. Tüm yetkilerim elimden alınmış, aklım susturulmuştu, pes de diyemiyordum. Yarın en başa uyanmak için uyuyacaktım yine. Sahi düşünmeden yaşayınca “hayat her şeye rağmen yaşamaya değer”di. Umut böyle bir şey miydi? Evet, bir gün her şey bitecek, her şey geçecek. O zaman haykırışlarıma sağır acılarıma dilsiz korosu yine el birliğiyle beni ebedi sessizliğe gömecek ve sonra ses birliğiyle hep bir ağızdan ezberlerindeki şarkıyı okuyacaklar “Allah mekanını cennet etsin, çok çekti garip.” Ben ise öldüğüm gün bile olsa koşup ellerine sarılacağım “ Nerdesin?” diye.
Gözlerim artık kapanıyor. Çok yorgunum..

Yorumlar