Kayıtlar

Yansımalar 1

 Yitik yarımı ya da yaramı aramak için çıktığım yolda bendeki yarımı yitirdim. Anladım ki insan hep eksik olandır. Her defasında yenisini bulup nihayetinde yine onsuz kalandır. Çıktığım bilgi yolunda nedenler nasıllar çatlağından sızan maneviyat kaybına uğradım. Sorularla başlayıp başka bir soruya vardım: " nerde artık masumiyet, nerde o eski sevmeler". Aklım kutsiyet putlarına saldırırken çıkan zelzelede kalbimin inancı başına yıkıldı. Bu meşakkatli yolda yorgun düştüğüm bir anda inanmak istediğim bir kolda huzurlu bir nefese karşılık arzularımı da kaptırdım. İnancımdan sonra inanca istencimi de yitirmiş halde, çalınmış arzularımın peşine düştüm. Hepsi paramparça, ayrı ayrı kollara dağılmış. her koldan aldığım bir parça arzu ile kendimi yeniden biriktirmek istedim. Fakat çoğalırken eksilmeye devam ettim. Elimde hiç de masum olmayan hazlarla kalakaldım. Kimdim yola çıktığımda, kime doğru seğirdim, nereye ya da kime vardım. İşte bu muamma dehlizinde dalıp durdum. Çok bilmek, d...

Hakikat Çıkmazı

 Varlığımın yani benliğimin, bana büsbütün indirildiği gün, işte benim kutlu, Kadirli gecem. Ben, başkasının rüyasına uykuya dalamam. Daha önce ya da aynı zamanda var olmuşun kendiliğini, benliğim kılamam. Sizin emanet verdiğiniz hakikatinizi amentüm sayamam. Ben, kendimin peşindeyim. Yani hakikatimin. Hakikatimi halisilasyona dönüştürmek isteseniz de siz, ey! Bu akıl oyununda kendimde ısrarcıyım. Yolumda yolcuyum. Bu yolda bazen yaralı, çoğu zaman çaresizim. Fakat yine de kendimle aramdaki mesafeyi kapatmak zorundayım. Hiç değilse, ölmeden önce. Yani diyeceğim: ölene dek! Çünkü bilmiyorum, bir daha, annem olmayan bir anne tarafından dünyaya getirilir miyim?

Son oyun

 Farkına varamadığımız "son"lar, bizim eşiklerimizdir. Mesela, çocukluğumuzun bitişi, akşam olduğunu fark etmediğimiz o son saklambacımızdır. Sahi ya! Son saklambaç oyunumuz diye bir gerçek var hayatımızda. Bir türlü unutamadığımız büyük aşkımız! Birden farkına varırız, uzun zamandır onu düşünmeden uykuya daldığımızı, artık onu gözetlemediğimizi... Ama nasıl ve ne zaman unutuldu, o, unutulmaz olan. Ne ara pazarlığını yaptık bunun. Gerçek acılarımızı, suni sevinçlerimize sattık. Onun da çoğunu tükettik zaten. Ömrün geriye kalan büyük bir kısmına donuk ümitsizliklerimizi yetirmeye çalıştık. Sonuç ne peki? O klasikleşen söz : "yetmedi, yetiremedim!" Robotlaşan insan bedenimizde, demir parmaklık ardında yaşamaya mahkum ettiğimiz, cinnete kesik ruhlarımız, bunca ağır cezaya rağmen yine de iyi var oldunuz. Çabanıza sağlık...

Aklın Bekleme Odası

 İnsanın sırrı olmalı ve sırrını açık etmemeli. Kendi sırrında istirahatini sürdürmeli. Bu sır, kişinin sandığı kadar melun dahi olsa, onu dış dünyadan ve insanların kibrinden koruyacak, yegane sığınak olacaktır. Ne zaman ki insan o mağaradan çıkmak isterse, önce yalancı bir ışık gözlerini kamaştıracak ve gecenin ilerleyen saatlerinde onu bir başına karanlıkta bırakacaktır. Sırrın kederi, yerini  yalnızlığın kaygısına bırakacak. İnsan keder gibi derin bir duyguyla kaygı denen müphemliği değiştirecek böylece. Hata yapmanın insanlaştiran hazzı , bir kere damarlarından girmiştir artık. Onu tüketen bir uyuşturucu gibi her hatanın başta verdiği hazzın peşinden koşacak. Onu tükettiğinin farkında olarak ama bir umut kırıntısı peşinde sürünerek. Bu yüzden değil miydi zaten; pandoranin kutusundan çıkan son kötülüktür "umut". Bazen düşünüyorum da; bizi cennetten eden yasak meyve de "umut" olmasın sakın ? Zira en çok umutluyken kendimi dünya sürgününde hissediyorum. "Bitt...

Yabanciguncel

  YABANCI Yağmur yağıyordu, pencerenin yanında divanda annemin çeyizinden kalma yaldızı sönmüş kırmızı yorganı üzerime sıkıca örtmüş yatıyordum. Annem odaya girdi. Belinde yine koyu renk peştamal gibi şal bağlıydı, ayağında şalvarı, yüzünün yarısına kadar yazmasını dolamıştı. Elindeki odunu sobaya atarken bana dönüp “Zeynep nasıl oldun kızım.” dedi. Annem hastayım diye okula yollamamıştı. Sağ elimi yorganın altından çıkarıp iki defa nazlanarak “öhö öhö”  yaptıktan sonra “İyiyim” dedim. Sobanın üzerindeki sütü karıştırırken “Hah! Aferin sana. Süt kaynayınca, süt de içsin kızım.” dedi. Kepçe ile sütü karıştırmaya devam ederken dalgın gözlerle: “ Allah dışarda kalan kullarına yardım etsin çok fena yağıyor.” dedi. Yattığım yerden doğruldum, pencere camına vuran yağmur damlalarını izlerken, sobada harlanan ateşin sesine vokal yapan yağmura kulak kesildim. Ben kendimi kaptırmışken tam ablam göründü kapıdan. O da sobanın yanındaki mindere ilişti. “ Nasıl oldun ablacım.” dedi. “ ...

İlk Cümle

Resim
Masanın başına oturmuş, ilk cümlenin teşrifiyle hikayenin kapılarının açılmasını bekliyordum.  Kalemin ucunu masanın demir ayaklarına vurarak düzenli ve monoton sesler çıkarıyordum. Zihin çarpıntımın sesleriyle de birleşince adeta düşünsel bir armoniye dalmıştım. İç çekişlerini nasıl edebi metne dönüştürebilir  insan? Kafamın içerisindeki karmaşayı süslü cümlelerle nasıl stilize edebilirdim?  Böylece dert ettiklerimi bir başkasının hoşuna nasıl gönderebilirdim. Masanın üzerine eski yeni karışmış cümleler koydum. Kum saatinde duran biraz da zaman vardı. Bunları kalemimle işleyip en azından bir motif çıkarmam gerekiyordu. İçmeyi unuttuğum kahve soğumuş, bu bekleyişten de yorulmuştum, masadan kalktım. Salondaki tek kanepeye kendimi atıp uzanmak istedim ama üzeri kitaplarla doluydu. Masanın başında duran tek sandalye dışında oturacak yer de yoktu. Salon, kitaplıktan taşmış dağınık duran kitap komünleriyle adeta şairler mezarlığına dönmüştü. Nereye baksa isim yazılı mezar...
Resim
Duvardaki Resim Yağmur, doğa ananın bulutlarla çaldığı “su damlaları” konçertosu, onun   en sevdiği parçanın sesleriydi. Yağmur damlaları cama vururken, o da tuvali önünde bildiği sanatı icra etmekle meşguldü   . Pencerenin önünde duran sandığın üzerinde sırtını   cama vererek, bacaklarını açmış, sağ dirseğini dizine, yüzünü sağ yumruğuna dayamış oturuyor, sehpanın üzerinde neşeli bir resmin paleti gibi renkli dağ çiçeklerine dalmış öylece duruyordu. İçine çektiği nefes, gözbebeğinde titreyen ıslak ışıltıyı bir düş ile örtüverdi. Toros dağlarında çiçek kokularının çam kokusuna sırnaşık kokusu   ciğerlerinin eteklerinde baharı açtırmıştı. Avuçlarında bir el sıkıca tutuyordu. Sıcaklığı avuç içi   çizgilerini takip edip tüm elini kaplamıştı. Çiğ taneleri ile nemlenmiş otlar arasında ayak parmak uçlarından bileklerine değin yükselen ferahlıkla yavaş adımlarla yürüyorlardı   . Birden bıraktı elini ve yamaca doğru hızlı, heyecanlı ve aksak adımlarla, sarı...