Mavi Gök Nerede?
Mavi Gök Nerede?
Son dersin
bitmesine yelkovanın bir sıkımlık keyfi kalmıştı. Üniversitede ders zamanın
dolduğunu kolektif yükselen homurtulardan anlıyorduk.
Yine buz
gibi bir Ankara akşamı koşuşturmasında otobüse yetişmek için toparlandım.
Kafamı cama yaslayıp gelecek ile alakalı sancı çekmek için en ideal mekânlardı
kırımızı körüklü otobüsler.
Eğitim
fakültesinde olduğum için mutluydum. Öğretmen olmak; cehaletle saptırılmaya
çalışılan kavme vahiy meleği olarak tayin edilmiş olmak gibi… Benim mistik iç
dünyam ilahi metaforlarla nakşolmuş hayallere gebedir hep. Hiç sene kaybetmeden
beni ve hayallerimi sindirmeye çalışan bu çarktan kurtulmam gerekiyordu.
Gelecek sancılarımın en dramatik yerine gelmiştim ki otobüs ineceğim durağa
geldi. Neredeyse içim geçecekmiş, iliklerimde tatlı sıcaklık gezinirken soğuk
bir anda yine yolumu kesti yurda doğru yürürken.
Akşam
rutinleri yerine getirildi. Yemekten sonra okuma saatimde Gogol’un ‘Palto’
kitabını okudum. Her hareketimi gıcırdayarak yayan sandalyeden kalkıp
dolabımdan kınayı çıkardım. Yatmadan önce ellerimdeki kınayı tazelemek için
biraz yoğuracaktım. Masada kitap okumaya devam eden Nurdan
-
“Ooo Fatma Hanım bakımınız gelmiş. Yine mi kına?” dedi.
Gülümsemenin acı kısmını içimde tutarak,
-
“Bilirsin ne kadar bakımlı olduğumu” dedim.
Nurdan
-
“Vallahi âlemsin, insan bu kadar entel kitapları bu denli
domestik bir el tutunca afallıyor.” dedi gülümseyerek, kaldığı yerden ayracını
çıkardı ve okumaya devam etti.
Kınayı
parmaklarıma sürerken annemi düşündüm. Annemi, gönlümün gül oyasını… Bir melek
olarak bana tayin edildiğinden bu yana benim Allah’a en yakın tarafım. “ Seni
çok seviyorum, sanki evlat yüreği ile değil ana yüreğiyle, ayağına taş değse
canım acır. Ayşe’m kınalı kuzum” diye bastırdığım başındaki ipek saçlarını
okşayarak severdim. O baş yine göğsüme yaslansa da o güzel baştaki her saçına
teker teker sarılsam. Ah! o aklıma mühürlenmiş yüzünün canı olsa da öpsem.
Ellerim ellerine ne çok benziyordu, hatta bir tek ellerim senden olduğumu, sana ait olduğumu söylüyordu herhalde. Senin dünyadaki firakını uzatmadan Allah, vatan vuslatına erdirip cennetine aldığından beri seni; ellerinin
veliahttı ellerim sürdürdü kınayı her hafta her ay ve yıllar. “ Elimi hiç
bırakma kurbanın olayım, beni sakın bırakma, ellerinin ellerimden gittiği gün bir annenin yavrusuna sarılmasının hatırına dönen bu dünya yaşanmaz bir diyar olur bana.” demiştim de “
Ellerine her baktığında ben olacağım beni göreceksin.” diye karşılık vermiştin bana. Melekler yalan söylemez anne, yalandan münezzehtirler. Benim dünyalı meleğim, kınalı, senli ellerime her
baktığımda varsın,parmak uçlarımla dokunup hissedecekmişim gibi ordasın. Kızarmış avuç içimle her gün tutunuyorum dünyaya, güneş şefkatin gibi doğuyor içimde.
Üzerine Gogol’un Paltosunu örtmüş hayatımda bir sabahın
daha olduğunu haber veren alarmı susturup ellerimi yıkamaya gittim. Kırmızı körüklü otobüslerin mavi umutlu
hayallerle dolu sabah seansından sonra okula vardım. Bölüm koridorunda yürürken,düz
yolda çıkan görünmez tümseğe takılmıştım. Sendeledim elimdeki kalem yere düşüp
yuvarlandı. Ali’nin ayaklarının ucuna kadar.
Ali, ah, doğa gibi yeşil
gözlü, güzel yüzlü, gönül çelen bakışlı ve çeldiği gönüllerin saltanatını süren bölüm asistanı Ali Hoca. Bunlar Ali hakkında
duyduklarımdı. Gördüğüm, anlamaya çalıştığım, bildiğim Ali; Nietzsche gibi Kant
gibi “erdem ve ahlak” sorgulayan, Sartre gibi “varoluş” u yorumlamaya çalışan
sanrıları olan, Hawking gibi, Carl Sagan gibi “zaman ve evren” i tanımlamaya
çalışan, İbn Rüşt gibi “aklı”n peşinde, Gazali gibi “hakikat”in peşinde, batılı
aklına Durkheim, Foucault, Adler, Lacan, Freud, Camus, Marks, Hegel, Sokrates,
Spinoza, Descartes… satırlar dolusu ismin kitaplar dolusu fikirlerini
doldurmuş. O güzel aklı Tarkovsky, Bergman, Angelopoulos, Wim Winders filmleri
gibi sanat zevki damıtmış. Bir batılı gibi akıllı fakat şiirlerle türkülerle
suni teneffüs yaparak can vermeye çalıştığı doğu kalpli sevdiğim.
Söylediğin
her söze, baktığın her yöne, dinlediğin her sese, bildiğin her şeye ilgili ve
meraklıyım. Fiziğinden soyup ruhuna, aklına hayran olduğum, rüzgârda dağılan
saçlarını düzeltişine, tabiatın bağrı yeşil gözlerine de şiirler yazılır elbet
ama ben tüm aklımı aklını takibe adadım. Ne düşünürsün? Ne seversin? Neye
üzülürsün? Ne dinlersin? Tek derdim “sen” mefhumunu zihnime öğretmek. Varoluşun
bilgisine gider
gibi derinleşerek…
Yere eğildi
kalemi sağ eliyle alıp bana uzattı. Çehresinin en güzel şehri tebessümü,
başkent yaptığım adam. Bana şehrin kapısını açarak “Günaydın.” dedi. Tek bir
sözü ile gönlümün fethini tamamlayan fatih; Ali’m…
“Teşekkür
ederim” derken gözüm sol elinde tuttuğu Ali Şeriati’nin ‘İnsanın Dört Zindanı’
kitabına ilişti. “Yine mi Şeriati?” dedim. Ona uyguladığım göz ve zihin
hapsinin parmaklıklarını işaret ederek gülümsedim. “Evet. Sana da öneririm.”
dedi derse gitme telaşını sesine katarak. Ters yönde ilerlemeye devam ederken
“Kurban olduğum Ali’m aklının uğradığı her fikri, kitabı yol etmişim kendime.
Okuduğum yazılar bile olsa senin gibi okumak için, senin gibi izlemek için,
senin gibi dinlemek için tekrar gider gelirim” diyen iç sesimi duymayan Ali’m
amfiye girdi.
Dışarıdan
duyulduğunu sandığım kalbimin sesini bastırmaya çalışan ayaklarım koşar adım beni de gireceğim sınıfa
götürdü. Bir nota anahtarı gibi Ali’min sesi sonrasında gelen her sesi
melodileştiriyordu. Bu ruh ya da beden o
anda hangisi vardı ayrımına varamadan bitirdim dersi. Uzaklarda, gizli
köşelerde sakladığım sevdam kal orada! Tatma yasaklı meyveden! Çıkma karşısına!
Zaman kışı
unutturmuştu günlerce. Baharla sarmaş dolaş bir günde kampüste bir ağacın
altında kitap okuyordum. Bir yandan da bir zaman Ali’min penceresinden gelen
ses Evgeny Grinko’dan ‘Valse’ i dinliyordum. Kitaptan gözümü ayırmadan müzikle
beraber arkamdan bana doğru yaklaşan adımlarla harmoni içinde şakırdayan bozuk para seslerine dikkat
kesildim. Tam arkama gelince İsrafil’in Suru gibi beni mahşer yerine getirecek
o büyülendiğim ses “İyi okumalar” dedi. Başımı çevirdim. İnsana derin şiirler
yazdıran, ışığı en güzel melodide en güzel dansını yaparak yayılan mehtap gibi
duruyor tepemde. “Merhaba” dedi. Seni günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca
uzaktan sevdim, düşledim ama bir gün arkadan bir anda gelir de “Merhaba” dersen ne derim hiç düşünmedim. Bütün bu
özlemi, sevdayı hangi kelimeye sığdırırdım Ali’m.
Aman
Allah’ım boğazıma düğümlenen Azrail’in ruhumdan sökmeye çalıştığı ruhum muydu?
Geçmedi bir türlü. Haydi ya git ya kal ve artık şu içinde gülistana
dönüştürdüğün sevdandan bir “Merhaba” kopar da ver Ali’ye. İşte sana bir nefes
– şükür Rabbime!
“Merhaba”
“Rahatsız
etmeyeceksem oturabilir miyim? Valse sesine geldim.” dedi.
“Tabii ki
buyurun.” Dedim.
“Ne okuyorsun?”
“ ‘Ben
Buradayım’ Oğuz Atay’ın biyografisi”
“Oğuz Atay’ı
çok severim.” dedi.
Kızdığını, gözlerindeki inceleri kirpiklerine neyin
buladığını, en büyük hayal kırıklığını, en mutlu anını, hepsini, ne varsa
bilmek için “Annesi olsaydım keşke” diyen gönlüm, aklıma küsmez miydi; bunu
unutsaydım. Masanın üstünde sürekli duran ‘Tutunamayanlar’ı fark etmemiş gibi…
-
Ben de severim, sevginin kattığı bir ödevdir anlamak.
Onun için tanımaya çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum dedim.
-
Okumayı seviyorsun elinde hep kitaplarla görüyorum dedi.
Sessiz
adımlarla dünyayı incitmeden yürürken Ali’m beni duymuş, görmüş mü?
-
Evet, güzel kitaplar, güzel filmler, güzel müzikler… Sorularla dolu varoluş serüvenimizin içli nüansları olduğu bir gerçek.
-
Ooo! Kitaplar dilimize güzel cümlelerden yuva yapmış
anlaşılan, ucunda edebi konuşmalar duruyor.
Güzel
aklından çıkan güzel sözlerinle gönlümde açtırmadığın filiz bıraktın mı Ali’m?
Gülümsedim,
-
Teşekkür ederim dedim.
-
Yalnız kalmayı seviyorsun, genelde tek ve
Ellerini
usulca elime uzattı parmak uçlarımdan elimi yakaladı ve avucuna aldı. Yaralı
bir serçe gibi avucunda duruşunu hala görüyordum heyecandan hızla atan kalbim
pes edip durmamıştı hayret.
-
Kınalı görüyorum dedi.
Yüreğim anatomik
görevini, bir organ olduğunu unutmuş Ali’m için vecd ile secde eden bir kula
dönüşmüş, amansız bir şekilde vird ediyor gibi çarpıyor.... Vücudumun akıma
kapılmış gibi titrediğini nasıl saklayabilirdim; elim Ali’min avucunun ortasıda
bir tahta kurulmuş gururlu bir sultan gibi dururken.Ali:
-
Özel bir anlamı var mı?
Usulca
çekerken elimi, bildiğim ve öğrendiğim onca kelimeden geriye yalnızca onlar kalmış
gibi
-
Bilmem dedim.
Durdum
tekrar yüzüne baktım.
-
Belki sonra anlatırım dedim.
Toparlanmaya
başladım, kitabımı da çantama atıp sırtlandım ayağa kalktım.
-
Gitmem lazım dedim.
Yine bir
cumartesi klasiği Kızılay’da Karanfil sokakta ilerlerken Dost Kitapevine doğru
kitap kokusundan önce yine kitapevinin yan tarafındaki kasetçiden gelen “Fikrimin
İnce Gülü” sesini duyuyordum. İçimde şiirlerin doğacak kıvamda olduğu şu
zamanlarda şiir kitaplarının olduğu raflara rapt olmuştum. Turgut UYAR’ın “Göğe
Bakma Durağı” na uzanmışken sağ taraftan yine o ses ve o sesle birlikte içimde
Arif’çe yükselen bir nida “uyy havar” “ölürüm ha” bir birine dolaştı.
-
Fatma! Merhaba
Kalbim
sesinin verdiği heyecanla baş edememişken daha bir de uzatıp elini, elimi
sıktı. Sevgim onu öylesine göğe taşımış ki kendimi her defasında ona dokunuyor
olabilmenin hayretinden zor çıkarıyordum.
-
Merhaba dedim.
-
Ne güzel tesadüf oldu karşılaşmamız. Vaktin var mı? Kahve
içelim dedi.
Ali’de bu
soruyu onlarca kadına defalarca sormanın rahatlığı bende Ali’me ilk defa “evet”
demenin tarifsiz heyecanı ve bahtiyarlığı ile anlaştık. Bir kitap kafeye
gittik. Akşama kadar kitapların, filmlerin, yazarların, şairlerin, şiirlerin,
müziklerin gündem olduğu doyumsuz bir sohbete daldık. Zamandan sıyrılmış anda
yaşıyordum. Fakat akşam vakti ışıksızlığı ile gökyüzünde alarm gibi bildirdi.
-
Artık kalkalım mı, dedim.
-
Olur, seni bırakayım dedi.
Beraber
yürümeye başladık. Yurda az kalmıştı. Ali’m sigaradan son nefesini çekti,
usulca dumanlı nefesini verdi. İzmaritini fırlattı. Bana sarılmak için uzanan
elleri ile mücadele etmeye girişmedim bile. Dudaklarım boynunda kalbinin
sesinin merkezine değiyordu. Bütün güzel seslerin başkenti dudaklarımın
ucundaydı. Öpmeyi hayal dahi etmeye kıyamadığım varlığına şükrettiğim canı
dudaklarımda atıyordu. En güzel şarkıyı terennüm ediyor gibi bahtiyar öylece
kala kaldım. Kollarım ve hatta bütün uzuvlarımın varlığını ve görevini unutmuş öylece
duruyordum.
-
Sen de sarılsana dedi.
Canını her
gün hamd ile sarmaladığım Ali’m. Kollarım, canımın gül oyası anacığımı sardı
şimdiye kadar, sevgiliye sarılmanın acemisi affet diye içimden geçirirken
kollarımı boynuna hasret ve huzurla doladım. Bana zaman sormayın bilmem. O
sarılmak an mıydı gün müydü ay mıydı? Başını geri çekerken kollarımdan ayrıldı.
Ellerini saçlarımda hafif ve naif bir halde gezdirdi ve süzdü. Saçımın ucundan
bir tutam alıp öptü.
-
Saçların çok güzel dedi.
İçimde öyle
bir yangın ki bir gün sana söylerim diye biriktirdiğim onca güzel cümlelerle
dolu koca kütüphaneyi yakan zalim bir komutan gibi. Ruhumdaki ihtilalin
devrimcisi karşımda, bense yıkılmaya
mahkum hasta bir ülke gibi çaresiz duruyorum. Yanaklarımda, alnımda, gözlerimde
seferde dudakları ve sonunda son kale dudaklarıma geldi. Nemli sıcak rüzgarlı
bir mevsim gibi üst dudağımda. Sanki içimde bir okyanus, her bir yosunun
başıboş salınmalarını duyuyordum. Cenneti feda edileceği yasaklı meyve gibi
öyle hoş öyle haram…Mucizevi bir kuvvetle geri çekmiştim kendimi, dudaklarının
mecnunu olmuş leylasına kavuşmuşken nasıl ayırabilmiştim dudaklarımı bilmiyorum. Ellerimi göğsüne dayayıp ittim ve
-
Unutmam gerekecek bir anım olmasın bu, dedim.
-
Neden unutmak zorunda kalasın dedi ve tekrar yaklaştı.
Ellerimi
kalbinin üzerine bastırıp tuttum. Ellerimi tuttu
-
Ellerin neden bu kadar titriyor dedi.
-
Yo, hayır titremiyorum dedim.
Dilimi
dürüstlüğü ile mahcup edecek gözlerim yanaklarımdan süze süze tarifsiz
heyecanımı itiraf etti. Başka bir dudağın nemi ile ilk defa ıslanmış dudaklarım
kanlı çarşafını çeyiz sandığına kaldıran yeni gelin gibi mahcup.
-
Hadi artık git dedim.
-
Yine geleceğim dedi.
-
Ne zaman ? dedim
-
Bilmem, yarın olabilir dedi.
-
Tamam dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Bir an
bıraktığı bir dudak izi gibi hareketsiz orada kalakalırım sandım. Neyse ki
yürümeyi çabuk hatırladım. Yarına çabuk varmak için hızlıydı adımlarım. Ahh
kurbanın olduğum aklını sevdiğim bilseydim gidişin yarından daha uzağaymış
ayrılır mıydım oradan?
Yarın, sen
Mesih’in geleceği günden daha kutlu bir günsün. Sonunda geldin. Güneşin nazlı
yükselişini pencereden izliyordum, sevdiğime kavuşacağımı bilip heyecanımı
perçinlemek isteyen muzip bir yavaşlık var yükselişinde. Artık gün doğdu beni
aramasını bekliyordum. Hadi artık sen de gel ! Çocuğun doğmayı beklemesi gibi,
bitkinin yağmur ve güneşi, taze ölüyü mezarın beklemesi gibi içimde tüm
bekleyenlerin ümidi ve korkusu ile seni bekliyordum Ali’m.
Gelmedin.
Pazartesi okula giderken kendimi siyah bir örtü ile saklamak istedim. Bana
bakan sanki anlayacaktı, aşkım sırtımdan çıkmış bir kanat gibi aşikar olmuştu.
Görüp anlayıp biri bir şey soracaktı diye korkuyordum. Odasına yaklaştıkça
yükselen iç sesimi biri duymasın diye susturmaya çalışıyor gibi endişe ile
dudaklarımı ısırdım ve ilerlemeye devam ettim.
İnsanların sevdanın seslerine sağır olduğunu unutmuş boşa evham
yapmıştım.
Odasında yoktu. Odasını ortak kullandıkları Serkan hoca beni gördü.
-
Buyrun dedi.
-
Ali Hoca’ya bakmıştım dedim.
-
O, bir çalışma için bugün Amerika’ya gidecekti. Bir süre
yok dedi.
“Bir süre”
nasıl hastalıklı, belirsiz bir zaman kavramı böyle. Ali, sen gerçekten
kendisinden çaresiz yardım isteyen ölümcül bir hastaya üç kuruş sadaka uzatan
zalim bir insan duyarsızlığı gönlüme bir sıkıştırıp gitmiş miydin yarından uzak
diyarlara? İnsan adaleti suçsuz birini beklemek zindanına atmayı nasıl elverir?
İnsan böylesi müteessir olduğu bir anda aklından neler geçirir neler geçirir
ki? Acaba şuan bakışlarım da kırılan kalbim var mı? Hayalleri yıkılan insan
nasıl bakar ki? Gözlerim birbirine karışmış düşüncelerle dolmuştu.
Kırılmış gönlümden sızan hüzün
vücudumun tüm boşluklarını doldururken bir yandan da engel olamadığım umut
dalgası hala gönlümü dolduruyordu. Ellerimi açtım, kınalı avuçlarıma baktım. “
Ben ‘gitmek’ diye sadece senin gidişine denir sanıyordum anne, bir de
sevgilinin gitmesi varmış” sesimi ve yanağımdan süzülüp avucuma düşen bir
damlayı sıkıp sakladım. Aman annem duymasın kulağına gitmesin çok üzülür.
Benim için gün çoktan akşam olmuştu.
Güneşin saklambaç oyunu ile insanları
ikna etmesini bekleyecektim, mecbur!
Ali’nin gidişi bende bir intihar değildi. Hatta bir doğum yeniden
dirilişti. Ali’mden daha güzel bir sevgim vardı artık. Yüreğimde sevmeyi
sevdiren sevdam ile ben yine aynı yolda. Günler bir şarkının nakaratı gibi
bilindik ilerliyordu. Haftalar peşine ayları takıp geliyordu.
Okulun kapanma, mezun olma zamanına öğretmen çıkmama az kalmıştı. Ahh Ali’m
sevgin öyle büyüyordu ki içimde daha çok insan sevdikçe azalmak bir yana
yeniden filiz veren gölgesinde durup bir soluk alanı serinleten koca bir ağaç
gibi olmuştu. Bu aşkın kaderimde öğretmen olmamla çakışması ne ilahi bir
tesadüf. Her gün daha çok seveceğim Ali’m ve hep bekleyeceğim.
Artık son haftadaydık. Bölüm koridorunda cübbeyi alacağım odaya doğru
ilerliyordum. Arkamdan yine adımlarla senkron ilerleyen bozuk para sesi
yaklaşıyordu. Tam arkama geldiğinde bütün sesler durdu ve o konuştu
-
Buyrun ben yardımcı olayım dedi.
Yüreğim
yerinden çıkacak gibiydi. Yüzüne hasret bana yaptığına kırgın dönüp yüzüne
nasıl bakacaktım bilmeden dönüp baktım. Beni kaç zemheri gecelerde güneşsiz
bırakmış o gözleri tam karşımda bana bakıyor gülümsüyordu. Darma duman kırık
dökük bıraktığın bu yüreğimde dönüşüne sevinecek sağlam yer yoktu. Ben öyle
çaresiz öyle bitkin duruyordum. Sense bütün ömrünü aklına sermaye etmiş gönlünü
unutmuş öyle duyarsız öyle sızısız karşımdaydın.
-
Niye öyle bakıyorsun dedin.
Onca
yaşadığımı sana senin anlayacağın dilde şimdi hemen burada nasıl anlatırdım ki.
-
Hiç çıktı ağzımda bin türlü zahmetle ancak.
-
Fatma iyi misin, dedi.
Derken eline
çarpan bakışlarım ah! Gözlerime adeta kızgın bir mil çeken o alyansa çarptı.
Ah! Benim
öksüz yüreğim biraz daha yer aç hüznüme derine daha derine git. Kucakla bu
üzüntümü de tut bırakma beni.
-
Çekil yolumdan dedim ve koşar
adım ilerledim.
Nefes nefese
geldim, yurda odama çıkıp yatağıma uzandım ve düşünmeye başladım. O okuduğun
kitaplar, dinlediğin şarkılar türküler, söylediğin şiirlerden cimri aklın
gönlüne hiç mi nasibini bırakmadı? Her şeyi düşünen sen aç, kimsesiz, bomboş
ıssız gönlünü nasıl düşünmedi? Senden bir şey istememiştim. Babasız bir çocuk
gibi her şey olup büyütüyordum sevdamı. Sen geldin bir anda şenlendirdin umuda
boğdun beni. Senden bana acımanı da beklemiyorum, hüznüme ve ıstırabıma hürmet
et beni anla istedim.
Görmek, gırtlağıma kadar dolu olan
seni boşaltır içimden sandım. Tek kişilik sevdamı yalnız hayatıma sermaye yapıp
en ücra okullara giderek çocukları ailem yapacaktım, karar vermiştim.
Sevgim kadar güzel olamayan Ali’yi
görmemek karşılaşmamak için ağır ve sessiz adımlarla bitirdim son haftayı.
Artık veda zamanı gelmişti
Ankara’ya. Madde olan eşyalarımı toplayıp valizime tıkıştırdım. Anılarımı ise
şehrin her yerine saçılmış bıraktım. “Sana bu kadar hatıra bıraktım Ankara,
senden aldığım bu sevdayı çok görme bana. Hoşça kal.”
Metro AŞTİ’ye geldi. Otobüslerin
olduğu kata çıktım. Erken gelmişim epey, insan bazen kaderini yalancı
çıkarmamak için koşar adım gidermiş.
Beklerken Ahmed Arif’in Leyla
Erbil’e mektupları ‘Leylim Leylim’i okuyordum. Okuduğum her kitapta, şiirde
sana aşık şairler; onlar Leyla diyor, Sunam diyor, Hatcem Piraye diyor ama
biliyorum hepsi sensin bir tek Ali’m.
Arka taraftan bir kadın çığlığı
yükseldi. Bağırmalar arttı. Kitabı kenara atıp kalktım ilerledim. Kalabalığın
perde olduğu yerde bir adam kadının saçlarını kavramış bıçağı ile korkak
kalabalığın payına düşen sus’u dağıtıyordu. Kadının saçlarından çekip başını
sarsarak bağırıyordu
-
Gebertirim ulan seni gebertirim.
Çaresiz, acı
içinde ses
-
Bırak beni dedi. Topluluğa dönerek umutsuzca yükselen son
bir çağrı
-
Kurtarın beni, ölmek istemiyorum.
Yüreğim
sıkıştı. Annem ! kurban olduğum o güzel yüzüne babamın nasıl kıyıp indirdiğini
anlamadığım tokatlar geldi aklıma. Çok küçük, güçsüz ve çaresizdim. Korkuyla
izlemekten başka bir şey yapamamıştım. Zamanda boyutlar birbirine karışmıştı,
bir garip haldeydim, hangi anda olduğumu bilmeden orda duruyorken esfeli
safilin makamındaki o adamdan bir ses yükseldi
-
Ulan Emine nereye kaçacağını sandın!
Adama doğru,
babama doğru koşmaya başladım, ses tellerim acıyana dek bağırarak
-
Bırak onu
İçimdeki ses
acıyarak
-
Bırak baba bırak noluuursun!
Sesle
birlikte adamın elinde yükselen bıçak sağ göğsümün altına insan etinin o
ürperten sesi ile saplandı. Zaman durdu sanki, nefesim kesildi. Bütün
duyularımı bıçağın saplandığı yere odaklamıştım. Bütün uzvum sağ göğsümün
altından yayılan dalga ile acıyordu sanki. Boğazımı düğümleyen çığlık Emine’nin
dehşete kapılmış yüzündeki ağzından çıkmıştı. Adam Emine’nin saçlarını serbest
bırakıp kaçmaya başladı. Peşinden koşmaya başlamıştı sonunda yetişen polis.
Elimi bıçağın olduğu yere götürdüm. Parmaklarımın arasından kan sızıyordu.
Kalabalık üşüştü tepeme. Emine çığlık ve hıçkırıklara bulanmış bir ağlayış
içindeydi derken müthiş bir uğultuya bıraktı kendini bütün sesler. Dizlerimin
üzerine çöktüm.
Emine gibi okuldan alınmadım, genç
yaşta kocaya vermediler beni, her gün kafayı çekip beni döven kocam yoktu,
şikayetçi olduğum zaman karakolda nikahlı katilimle beni barıştırıp
göndermediler. Ama bıçak bana saplanmıştı, yerdeki kan benimdi. Bu iki kadının kaderiydi;
Emine’nin yaşadığı Fatma’nın bitirdiği. Dizlerimin üzerinde daha fazla
duramadım, artık çok yorulmuştum. Kendimi usulca kanımla boyanmış yere uzattım.
Sana inen o tokatlar artık kabusum
olmayacak anne! Bu defa izin vermedim o zalim eli tuttum. İşte tam şimdi gri
şehrin en mavi yerindeydim. Elimden geleni yaptım yorgun ve huzurluyum.
Yaşayacağım hayatı düşlemiş
planlamıştım. Daha bitmemişti…
Kim hikayesinin sonunu
planlayabilirdi ki….
Kelime seçimin aşkı betimlemen Öğrencilik hallerinin tasviri o kadar güzel ki.
YanıtlaSilYazarlarla desteklediğin pasajlar araya kattığın şarkı türkü şiir çok iyi.
O yılların unutulmayan aşklarını anlatmam ayrı güzel.
Ve memleketimiz en büyük sorunu kadın cinayeti.
Ellerine emeğine sağlık çok okuyan insan..
Canım arkadaşım, bir solukta okuyabilmek üst satırı okurken alt satıra meraktan kaçamak bakışlarla yönelmek ve duyguyu göğsümün sol yanında kendim yaşarcasına hissetmek.. bir sonrakini heyecanla bekliyorum kalemine sağlık gururla ve sevgiyle ...
YanıtlaSilMavi gök nerede ? Mavi gök Fatma ile Ali'nin buluştuğu yerde mavi gök Fatma ile annesinin buluştuğu yerde. Mavi gök artık harfler ile satırlar ile bizim kalbimizde... Harika yazmisin eline, kalemine, yüreğine sağlık tebrik ederim..
YanıtlaSilKeyifle okudum, çok beğendim, emeğine, düşüncene sağlık.
YanıtlaSilCok tesekkur ederim 😊
SilÇok ama çok beğendim.Emeğine sağlık, devamını sabırsızlıkla bekliyorum.
YanıtlaSilCok tesekkur ederim 😊
Sil