Yabanciguncel

 YABANCI

Yağmur yağıyordu, pencerenin yanında divanda annemin çeyizinden kalma yaldızı sönmüş kırmızı yorganı üzerime sıkıca örtmüş yatıyordum. Annem odaya girdi. Belinde yine koyu renk peştamal gibi şal bağlıydı, ayağında şalvarı, yüzünün yarısına kadar yazmasını dolamıştı. Elindeki odunu sobaya atarken bana dönüp
“Zeynep nasıl oldun kızım.” dedi.
Annem hastayım diye okula yollamamıştı. Sağ elimi yorganın altından çıkarıp iki defa nazlanarak “öhö öhö”  yaptıktan sonra
“İyiyim” dedim.
Sobanın üzerindeki sütü karıştırırken
“Hah! Aferin sana. Süt kaynayınca, süt de içsin kızım.” dedi.
Kepçe ile sütü karıştırmaya devam ederken dalgın gözlerle:
“ Allah dışarda kalan kullarına yardım etsin çok fena yağıyor.” dedi.
Yattığım yerden doğruldum, pencere camına vuran yağmur damlalarını izlerken, sobada harlanan ateşin sesine vokal yapan yağmura kulak kesildim.
Ben kendimi kaptırmışken tam ablam göründü kapıdan. O da sobanın yanındaki mindere ilişti.
“ Nasıl oldun ablacım.” dedi.
“  İyiyim.”
Kitabını topladığı dizinin üzerine koydu,
“İyi bakalım.” Dedi ve kitapta kaldığı yeri açıp okumaya başladı.
Annem tencereyi kuzinen üzerinden kenara alırken,
“ Yıldız, süt katayım mı?”
Ablam kafasını kaldırmadan
“Olur, anne.”
Mutfakta tepsiye koyduğu üç çay bardağı sütle döndü. Önce bana sonra ablama bir bardak uzattı. Sonra ablamın yanına oturdu. Elini ablamın başına koyup
“ Kızım hele yeter okuduğun, kafanı ağrıtacaksın.” 
Ablam kitabını kapattı, bardağı sobanın yanına bıraktı, başını annemin göğsüne yasladı.
“Anne saçımla oynasana.”
Annem özel yeteneğini sergileyen bir sihirbaz gibi vakurla ablamın saçlarını okşamaya başladı. Ablam, annem saçlarını okşadığında yeniden çocuk gibi hissettiğini söylerdi. Annem nazenin bir yar gibi severken ablamın saçlarını
“Senin yine canın bir şeylere dalıyor, saç okşama da başladığına göre” dedi.
Ablam, fırtınada sürüklendikten sonra güvenli bir limana yanaşabilmiş gemi kaptanı gibi huzurlu, gergin karışık bir ağırlıkla gülümsedi
“Anne beni seviyor musun?”
Bizim kuzgun kanatları altındaki şahini şefkatle sarmaladı
“Sevmez miyim? Analık ne demek olunca anlarsın ancak.”
“Hep sevecek misin peki? Bir gün istediğin gibi olmasam da?”
Annem, ana yüreğine derin bir nefes çekip bıraktı ve
“ Ah! Cigeriy cigeriy!” derken elini sol göğsüne götürdü.
Gün tam batmadan babam işten dönerdi. Babam içeri girerken boynundaki sarı kırmızı atkıyı ve kabanını sobanın yanında minderin üzerine attı. Televizyonun karşısında divana otururken de şapkasını çıkarıp yanına bıraktı. Emeğin nasırlı izi vardı babamın ellerinde, rutubet gibi yoksul alın teri kokardı. Omuzları maişet derdinin ağırlığından yorgundu. Annemin rahmi alındıktan sonar, iki kız çocuğu ile erkek çocuğu olma umudu elinden alınmış boynu bükük kalmıştı. Ne toplum yasalarını biz çıkarmıştık ne de bu umudu elinden biz almıştık ama babam sanki bize kızgındı ve hep uzaktı. Eline kumandayı aldı televizyonu açarken bana döndü
“Ablan nerde?” diye sordu.
“Odada kitap okuyordu.”
Ablam etrafımızdaki kızlardan farklıydı  ve bu babamın canını sıkıyordu tabi babam da buna karşılık bizim.
Kafasını hafif sağa çevirip, kızgın ifadesini aşağılayan sesine karıştırıp
“Tehh kitapmış! Yeter artık şu kitap işi, haydi yemeği getirin artık.”
Annem elinde sofrayla içeri girdi, sofrayı yere serdi ve hazırlamaya koyulduk. Hazır olunca babamla birlikte hepimiz oturduk.
Babam televizyon izliyordu, biz susuyorduk. Babam bizim konuşmamızdan pek hoşlanmıyordu, bize en çok söylediği
“Hışşş! Sus dedim!”
Ağzındaki lokmanın şapırtısına bir soru tutturup ablama döndü
“Senin okul ne zaman açılıyor, ne zaman gidiyon?” 
“Pazartesi” dedi ablam.
Babamla çok uzun cümleli konuşmazdık, muhabbet etmezdik genelde hizmet ederdik.
Ertesi gün okula gitmiştim, iyiydim bugün. Teneffüste arkadaşlarla oynuyorduk. Bizim sınıftan Suriyeli Asma, bize doğru geldi. Bizimle oynamak istedi. Yine bizim sınıftan olan ve sınıfta çok da sevilmeyen Kader, kendinden daha aşağısını görünce kölelikten efendiliğe terfi etti bir anda
“Suri bom bom” diyerek dalga geçti ve davam etti
“ Sen git öteki Surilerle oyna” diyerek omuzundan itti.
Bense tam da bana öğretildiği gibi “sus”muştum. Her şeyin farkında olacak kadar akıllı ve hisliydim ama doğduğum coğrafya korkuyu bana kader kılmıştı.  Söyleyecek sözüm vardı ama cesaretim yoktu. Ders zili çalınca sınıfa koştuk. Dersimiz sosyal bilgilerdi. Öğretmen ayağa kalktı sınıfın ortasına geçtikten sonra bir soru sordu
“Devlet yönetiminde milli egemenliği, milli iradeyi ve özgür seçimi esas kabul eden ilkenin adı nedir.”
Dersime çalışmış ve tüm konuyu ezberlemiştim. Bildiğim yerden gelen sorunun bende yarattığı coşkuya kapılıp bir anda yerimden fırlayıp bağırarak
“CUMHURİYETÇİLİK” demiştim. Ama gerçekten bu ses benden mi çıkmıştı. Ben de öğretmen de inanamamıştık. Utanmıştım ve mahcup halime hemen geri dönmüştüm.
Öğretmen, doğruyu bilmemden çok; doğruyu cesurca bağırarak söyleyebilmemden memnun
“Aferin Zeynep, alkışlayalım arkadaşımızı” diyerek sınıfla beni alkışladılar.
Öğretmenimi seviyordum…
Okul bitmiş eve dönmüştüm. Akşam da olmak üzereydi babam da gelmek üzere… Ablam ve annem sofrayı hazırlarken ben de ödevlerimi yapıyordum. Babam da gelince hep birlikte sofraya oturduk. Yemekten sonra çay faslına geçilmiş, babam aptal kutusuna dalmıştı yine. Ablam ezberi bozmaya sessizlikle başladı ve konuşmaya girdi
“Size bir şey söyleyeceğim.”
Babam elinde kumandası kanal gezerken her zamanki gibi kayıtsız
“Hmm” dedi sadece.
Ablam çok kararlı sesle
“Önemli bir konu, beni dinleyin”
Babam televizyonun sesini kıstı ve başını ablama çevirdi. Annem elindeki çayı yanına bıraktı. Ablam parmaklarını sıkıntı ile kütletiyor,  heyecanlı, gergin derin bir nefes aldı
“Ben uzun zamandır bunu size söylemek istiyordum aslında. Kendi içimdeki açmazları aşmak da söylemek için cesaret toplamam da zaman aldı. Aslında bunu daha önce de yapabilirdim. Ama size söylemeden yaparak kafanızda eksik kalan kısımları kendiniz tamamlamayın istemedim.  Önce size söyleyip durumu netleştirmek istedim. Benim kararımı onaylamayabilirsiniz fakat sizden saygı ve anlayış beklediğimi bilmenizi isterim. Ben hayatımın geri kalanını tesettürlü devam ettiremeyeceğim, başörtüyü hayatımdan çıkarmaya karar verdim.” dedi.
Ortalık bir anda buz kesmişti. Annem iki elini sıkıca ağzına kapadı, gözlerini dehşet kapladı. Babam ise otoritesinde en ufak bir açıklık dahi olmadığından emin bir rahatlıkla
“Nasıl yani, anlayacağımız dilden konuş. Sen kafanı mı açmak istiyorsun?”
Annem elleri ile yüzünü kapatıp hayal kırıklığının içinde yaşattığı üzüntü ile gözyaşları akıtıyordu. Ablam hem korkudan titriyor hem de dik duruyor -cesaret de it gibi korktuğuna gösterilirdi zaten- tutturduğu yolda kararlı adım atmaya devam ediyordu
“sizin anlayacağınız dilde, evet”
Annem bir yandan ağlarken bir yandan bağırıyordu.
“İstanbul’daki öteki kızlara mı özendin? Hep gidip öyle insanları sevdin sen zaten! Ama Allah yukarda unutma! Ben senin için diyorum bak! Gittin o okula ama biz sadece dünyalık için yaşamıyoruz senin ahiretinden korkarım!” dedi.
Ablam
“ Sadece cehennemi mi var Allah’ın? Ben kötü bir insan değilim. Onurlu, şerefli, vicdanlı oluşumu bu kararım değiştirmeyecek. Ama sizlerle çok başka bakıyoruz hayata. Gözünüzü öyle bir örtü ile kapatmışsınız ki beni görmüyorsunuz. Ne yapsam ne desem bu sizin nazarınızda masumiyet karinem olmayacak. Allah’tan habersiz beni O’nun cehennemine yollayacaksınız. Ama benim inandığım sizin anlattığınız kadar kindar bir Tanrı değil” dedi ve babam bir anda yüksek sesle atıldı
“Geçende okuduğun Zerdüşt kitabında mı yazıyor bunlar! İmansız imansız konuşma gebertirim seni. Kahvede orda burada İbrahim’in kızı İstanbul’a gitti açıldı saçıldı yoldan çıktı dedirtmem ben, izin vermiyorum.”
İnsan dediğin bir tek başına varlıktı ama kahveler, oralarda, buralarda kalabalık oluyor. Genelde ise tek başına düşünmez karar vermezdi. Annem kendi inancı ile babam ise toplum denen dinin gereğini yerine getirir gibi ablamın karşında durmuştu. Ablam anlayış dilenmişti ama özgür seçimler sosyal bilgiler dersinde anlatılan ilkelerden biriydi sadece.
Ablam tüm gücünü toplamış
“Bu izin isteme konuşması değildi, bu bir bildiriydi. Ben kararımı verdim.”
Babam avını kıstırmaya hazır vahşi bir hayvan gibi gözlerini kısarak
“Bana karşı mı geliyorsun”
Ümitsiz insan her şeyi göze alıyormuş demek.
“Sizin anlayacağınız dilde: sen ne dersen de!” diyerek geri adım atmayacağını gösterdi.
Babam hışımla ayağa fırladı. Bu defa İbrahim, bizi yaratan Tanrı için değil toplumun yarattığı tanrıya kurban vermek için harekete geçmişti. Ablama doğru ilerledi ve elini öfkeyle havaya kaldırdı. Ayağını yüzyıllar önce dünyadan kesmiş Cibril de gelmeyecekti bu defa, İbrahim’i kimse tutamazdı ve bir hançer gibi indirdi tokadı. Annem o an içine çektiği acı nefesi yıllarca içinde tutabilecek gibi donup kalmıştı. Tokat sağ yanağına inmişti ama sol yanına daha ağır gelmiş olmalı ki sol gözünden bir damla yaş usulca süzüldü.  Ablamın içinde isyan dağı patlamış, lavları saçılmaya hazır kederli, kızgın, sert, üzgün yaşlı gözlerini anneme çevirdi
“ Başkaları benim cehennemim olmuş! Gücün yetiyorsa beni oradan kurtarsana anne!” diye haykırdı.
Olanlardan çok korkmuş odanın köşesine sinip yere çökmüştüm, dizlerimi toplayıp kollarımı doladım ve başımı gömüp çaresizce izliyordum. Hem hiçbir şeyi yaşamamış olmak için gizleniyor hem de kendimi bu acıklı hatıradan geri tutamıyordum.
Babam hırsını alamamıştı, ablamın yakasına yapıştı ve sarsmaya başladı. Annem bu defa araya girmeye çalıştı “ yeter artık dur” dedi. Babam öfkesiyle ağzı çıktığı kadar bağırıyordu
“Hele bir yap gebertirim seni! Bundan sonra okul mokul da yok artık. Evde adam gibi oturacaksın.” deyip ablamı boğazından tutup savurdu.
Ablam hedefine gözünü dikmiş cesur bir komutan gibi coşkuyla
“ Beni artık durduramazsın da susturamazsın da” 
Annem, ablamı tutup kendine çekmeye çalışarak
“Yeter artık Yıldız! Ne yapmaya çalışıyorsun sen! Sus!” dedi
Ablamda şimdiye kadar derinlerinde sakladığı tüm söylenmemiş cümleleri bir ana sığdırmanın acemi telaşı,
“ Kimsem o olmaya çalışıyorum anne.” Dedi ve hışımla ayağa kalktı, kapıyı çarpıp çıktı. Babam hakaret dolu bağırtılara devam ederken annem kafasını tutup ağlıyordu. Babam da kabanını alıp kapıyı çarparak çıktı. Yine kahveye gidiyordu. Ben de ablamın yanına gitmek için hareketlendim.
Ablam yatağına uzanmış bakışlarını tavana dikmiş, göz yaşları ondan habersiz boşalıyordu.. Yanına oturdum ve cılız bir sesle
“Ağlama” dedim.
Ablam beni tutup göğsüne yasladı ve susmaya devam etti.
“Ağlama diye sana ne yapayım” dedim masum bir pazarlık içinde.
Ablamsa kendi içinde ihtilali başlatmış bir devrimci gibi güldü
“Bu şehri yıkıp daha onurlusunu yapabilir misin Zeynep” dedi.
Yaşım, ablamın Ortadoğu insanına yaraşır nitelikli yaralarını anlatan kederli cümlelerini anlamak için küçüktü o zamanlar. Sadece mutsuz olduğunu anlıyordum ve onu çok seviyordum.
“Ben seni seviyorum” dedim ve teselli edecek başa sözüm yoktu.
Ablam biraz daha sıkı sarıldı. Gözlerimizi yumduk.
Hapishane avlusu gibi soğuk bir güne uyandık. Hiç kimse konuşmuyordu. Babam, biz uyanmadan işe gitmişti. Ablam valizlerini hazırlayıp kapının önüne bırakmıştı. Annem pencere önündeki divanda oturmuş, başını duvara yaslamış, evladının katlinin fermanını okumuş gibi yaslıydı. Ablam geldi başında başörtüsü yoktu, başına kazağının kapüşonunu geçirmişti. Soğuk bakışlı, yırtılmış bir sesle titrek
“Ben gidiyorum” dedi. Annemden cevap gelmedi. Ne diyebilirdi ki? Aklından hiç geçmemiştir böyle bir şey yaşayacağı; söylenecek bir söz artırıp, bir köşeye saklamamış hazırlıksız yakalanmıştı. İçin için ağlamaya devam ediyordu sadece.
Ablam sonra bana dönüp sarılmıştı. Kulağıma eğilip
“Ben de seni seviyorum. Şartsız şurtsuz hem de. Nasıl olursan nerde olursan her zaman seveceğim” dedi ve valizini alıp kapıdan çıktı. Ben arkasından bakakaldım. Bir iki adım ilerledi ve durdu. Valizini yere bıraktı, başındaki kapüşonu da sıyırdı ve valizleri tekrar alıp devam etti. Babamın evde olmadığını biliyordum ama yine de o an görecek diye çok korktum.
Akşam olmuş babam eve gelmişti. Annem sobanın yanında minderde oturuyordu. Babam yine televizyon karşısında tahtına kurulur gibi divana oturdu. Annem üzgün kısık sesle
“Yıldız gitti”
Babam kumandasına eline alırken anneme dönüp baktı ve sadece
“iyi” dedikten sonra televizyona döndü. Ben odadan çıktım  ablamın yatağına gidip yorganın altına girdim. Elimi yastığın altına soktum, elim bir şeye çarptı, bu ablamın defteriydi. Aldım karıştırmaya başladım. En son yazdığı yerin arasına defterin ipini geçirmiş, açıp okumaya başladım.
“ Ben kimim? Neyim? Toplum, yere saçılmış boncuk taneleri gibi parça parça, ve her biri birbirinden bağımsız  adacıklar gibiydi. Bense hepsine birden ayak uyduramadığım için cezalandırılıyordum. Haylatmoz edilmiş, okyanusta bir başına vatansız bir yabancı gibiyim. Büyüdükçe benimle büyüyen yalnızlığımdan, hayatımda bana yer kalmıyordu. Hiç var olmamış olmak için, hiç kimse olmama hiçbir engel yokken, beni çaresiz yalnızlığa gark olmuş bir hayata çarptırdın Tanrım! Sana bu kadar öfkeliyken Allah’ım diyerek kızıp, isyan edemezdim. Zaten şimdi nasıl seslendiğimin hesabını sormanın da sırası değil. Alsan beni, yeni baştan, balçığıma neyi koymayı unuttuysan tamamlayıp yaratsan mı diyorum. Ama kaç defa bozup, tekrar yapıp, göndersen de beni dünyaya, hep birilerine “öteki” olacağım biliyorum.
Bünyesinde kötü iyinin, adaletsizlik adaletin, yalan hakikatin önüne geçmiş, bu kadar defolu ve kaba toplumda, cehennemin dibinde azgın dolaşan zebaniler, benim işlediğim bu günahla mı homurdanıyor şimdi?
Hayır, bunu kabul etmiyorum. Allah’ım ben senin insaf ve hakkaniyetinden mahrum edileceğim bir günah işlemedim. Vurdumduymaz bir insan olmadım. Dürüst ahlakım ile iyilik tacirliğine soyunmadım, yaptığım hiçbir iyilik için senden karşılık beklemedim.  Kendimi sadece kendi vicdanım ile yükselterek, alçaklıktan uzak durdum. Şimdi biraz daha kırılmış kalbimin aklını sen koru.
Bugün annem babam bile bana biçtikleri insan modeli dar geldi, ona sığmadım diye beni sevgileriyle giydirmeyip, anlayıştan, kabulden çıplak bıraktılar. Fakat madem yarattın yaşayacağız mecbur. Giderek daha yorgun ve ağır adımlarım. Fakat beni beklediğin yere geç kalırsam, affet!“
Ablam, Allah’a vahiy pulu olmadan mektup yazmıştı adeta . Sözleri zamanla aşina olacağım yabancı bir şehir gibiydi. Defteri kapatıp yerine bıraktım.
Zaman akıp giderken ablam, sesini, soluğunun haberini kesmiş, bizden uzaklaşmıştı. Ne annem babam onu arıyordu ne de o bizleri. Annem evde özlemle anıyordu onu ama sesi yetişmiyordu, duymuyordu. Araya dağlar, yollar, aylar koymuş bizi habersiz bırakmıştı. Ona kızmıyordum ama çok özlüyordum.
Bir seneyi aşmıştı evden el, ayak, ses keseli. Özlem annem için ve benim için de tahammül edilemez haldeydi. Ezberlerin katılaştırdığı babamın kalbinde neler oluyordu bilmiyordum. Ara sıra “ aradı mı” diye soruyordu sadece. Annem haklıymış babam gibi bir adamda bile “cigerey çok başka”
Sonunda o akşam geldi. Annem pencere önünde oturmuş gözü yine yolda, gelmeyenin geleceğinden umutlu bakıyordu. Telefonu eline aldı bu defa ablamı aradı. Hasretin aşındırdığı parçalı bir sesle konuşmaya başladı:
“ Yıldız! Yıldız ez gurbane cane te me keçe! Bese bese li bese Yıldız! Artık evine gel. Gözüm yollarda kaldı. Ekşi ve acı oldu hayat bize. Gel artık gurbane te ma”. İnsan en derin duygularını anadilinde yaşıyordu. Bizim doğu diyalektiğinde kendine has acıların kendince sözleri vardı.
Aynı özleme ortak olmuş ablam telefonun ucunda birkaç saniye sessiz kaldı, muhtemelen boğazına düğümlenen acıdan bir nefes çekmeye çalışıyordu. Sonar
“Asıl ben kurbanım sana gönlümün huzuru, çok özledim” dedi.
Ablama bizim hasretimiz son bulmuştu. Artık bu kadar.
Belki bir gün de hasretsiz, savaşsız, gamsız, özgür, aydın, mutlu günlere de memleket de kavuşur. O günler de ablam gibi gelir mi sahi? Bizim ablama kavuştuğumuz gibi memleket de kavuşur mu o günlere?
x

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yabanci

Son oyun

Yansımalar 1