Kayıtlar

İlk Cümle

Resim
Masanın başına oturmuş, ilk cümlenin teşrifiyle hikayenin kapılarının açılmasını bekliyordum.  Kalemin ucunu masanın demir ayaklarına vurarak düzenli ve monoton sesler çıkarıyordum. Zihin çarpıntımın sesleriyle de birleşince adeta düşünsel bir armoniye dalmıştım. İç çekişlerini nasıl edebi metne dönüştürebilir  insan? Kafamın içerisindeki karmaşayı süslü cümlelerle nasıl stilize edebilirdim?  Böylece dert ettiklerimi bir başkasının hoşuna nasıl gönderebilirdim. Masanın üzerine eski yeni karışmış cümleler koydum. Kum saatinde duran biraz da zaman vardı. Bunları kalemimle işleyip en azından bir motif çıkarmam gerekiyordu. İçmeyi unuttuğum kahve soğumuş, bu bekleyişten de yorulmuştum, masadan kalktım. Salondaki tek kanepeye kendimi atıp uzanmak istedim ama üzeri kitaplarla doluydu. Masanın başında duran tek sandalye dışında oturacak yer de yoktu. Salon, kitaplıktan taşmış dağınık duran kitap komünleriyle adeta şairler mezarlığına dönmüştü. Nereye baksa isim yazılı mezar...
Resim
Duvardaki Resim Yağmur, doğa ananın bulutlarla çaldığı “su damlaları” konçertosu, onun   en sevdiği parçanın sesleriydi. Yağmur damlaları cama vururken, o da tuvali önünde bildiği sanatı icra etmekle meşguldü   . Pencerenin önünde duran sandığın üzerinde sırtını   cama vererek, bacaklarını açmış, sağ dirseğini dizine, yüzünü sağ yumruğuna dayamış oturuyor, sehpanın üzerinde neşeli bir resmin paleti gibi renkli dağ çiçeklerine dalmış öylece duruyordu. İçine çektiği nefes, gözbebeğinde titreyen ıslak ışıltıyı bir düş ile örtüverdi. Toros dağlarında çiçek kokularının çam kokusuna sırnaşık kokusu   ciğerlerinin eteklerinde baharı açtırmıştı. Avuçlarında bir el sıkıca tutuyordu. Sıcaklığı avuç içi   çizgilerini takip edip tüm elini kaplamıştı. Çiğ taneleri ile nemlenmiş otlar arasında ayak parmak uçlarından bileklerine değin yükselen ferahlıkla yavaş adımlarla yürüyorlardı   . Birden bıraktı elini ve yamaca doğru hızlı, heyecanlı ve aksak adımlarla, sarı...

söyle kimsin?

Söyle kimsin? Bana yasaklı bu kokun Hangi cennetin meyvesinden Sen hangi Tanrı’nın mükafatısın Söyle, bin secde etsin bu eğilmez başım Ya da hangi cehennemsin böyle içimi yakan Sana ulaşmak için meyh edeyim dünyayı da Ayık gezmeyeyim Daha fazlasını da bekleme benden Varsa bir günahım kendime Tanrım, sen sevaplarımı bağışla, günahlarımı kabul et. Gözyaşlarımı akıttığım içimden seni soran sesim ağlıyor Dudaklarımın kenarına sıkıştırdım da tebessümü Seni yazan dizelerim titriyor. Ben meğer gönlünü dahi kullanmayı bilmeyen aczmişim Yürek mühendisleri şairlerin şiirlerini kılavuz ettim kendime Şimdi hangi dizenin arkasında sır diye sussam seni. Umutla beklemek seni, müthiş! Fakat umudu her defasında yazgısına takılıp tökezleyen ben Tanrı’nın acıyla çizdiği bir insan resmi gibi çakılı kalmışım Yaşam galerisinin duvarında. Bakanlara kederi nasıl estetik göstermişim. Ne hoş! Gürültülü hüzünlerle yüreğimi kabartıp Parmak uçlarımda ağır ağır geçip ...

Bir Delinin Akıl Defteri

Bir mayıs günü pencere dibinde minderin üzerine serilmiş, bisküviyi çayıma batırıp yiyordum. Otuzuma geldim, bundan daha güzel lezzet tatmadım. Hoş, çok lezzet de tatmadım zaten. Ne güzel kuş cıvıltıları, doğa yine bir bahar türküsü terennüm ediyor. Bülbülün güle vurulduğu mevsim. Dönüm başımın üzerindeki pencereden sarkıp gökyüzünü izlemeye koyuldum. Kainatın tüm ihtişamının teminatı gibiydi mavi gök, gökkuşağını da takınca bazı zamanlar metruk bir kasabayı bile bir şölen, karnaval rengine boyar. Tüm ihtişamlardan daha muhteşem olan sevgim, bana verilmiş tek emir gibi eksiksiz ve kusursuz yerine getiriyordum, seviyordum çok… Ey mavi gök her zaman başımın üstünde yerin var. O da ne? Mavi uçurtma süzülüyor semada usul usul… Hemen kapıya doğru koşmaya başladım, uçurtmaya gidiyorum. Kapıda duran terlikleri ters düz öylesine ayağıma geçirip fırladım. Çığlık çığlığa heyecanla koşturuyordum. Onu gördüm, uçurtmayı uçuran çocuk; belki on yaşlarında ufak tefek bir şeydi.  Beni çığlıkla ken...

Aynadaki gölge

AYNADAKİ GÖLGE Her sabahin kopyası,oylesine bir sabahtı. dünyada binlerce çeşit; mavi, yeşil, pembe,siyah, beyaz,mutlu, huzurlu, neşeli, kalabalık, kasvetli, yaslı... ev vardır. Hepsinin içerisinde  onun, yalnız evi de var. İşte o evin koridordan ilerleyip salona geçti. Salonun tam ortasına gelince yine ilk kendini gördü. Aynanın karşısına geçti adam, aynaya baktı. Perdeleri kapalı salonda aralardan sızan ışık yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Kendi gözlerinin hizasına gelmek için bile eğildi, yüzü ile biraz daha yaklaştı aynaya. Usulca elini kaldırdı, odanın duvarında bir tablo gibi duran görüntüsüne uzattı, yarattığı benliğe imzası gibi bastırdı, elini aynaya yapıştırıp durdu.  Avuç içindeki en ince çizgiye kadar ona benziyordu bu eller ama o değildi. Yavaşça doğruldu tekrar. Gözleri saçlarına takıldı, açık kumral, ince telli saçları… Kibri saçlarında kırağılaşmış saçlarına götürdü bu defa elini, saçlarının arasına daldırıp rast gele hareketlerle silkeledi kendini. Gözlerine...

Yabanci

YABANCI Yağmur yağıyordu, pencerenin yanında divanda annemin çeyizinden kalma yaldızı sönmüş kırmızı yorganı üzerime sıkıca örtmüş yatıyordum. Annem odaya girdi. Belinde yine koyu renk peştamal gibi şal bağlıydı, ayağında şalvarı, yüzünün yarısına kadar yazmasını dolamıştı. Elindeki odunu sobaya atarken bana dönüp “Zeynep nasıl oldun kızım.” dedi. Annem hastayım diye okula yollamamıştı. Sağ elimi yorganın altından çıkarıp iki defa nazlanarak “öhö öhö”  yaptıktan sonra “İyiyim” dedim. Sobanın üzerindeki sütü karıştırırken “Hah! Aferin sana. Süt kaynayınca, süt de içsin kızım.” dedi. Kepçe ile sütü karıştırmaya devam ederken dalgın gözlerle: “ Allah dışarda kalan kullarına yardım etsin çok fena yağıyor.” dedi. Yattığım yerden doğruldum, pencere camına vuran yağmur damlalarını izlerken, sobada harlanan ateşin sesine vokal yapan yağmura kulak kesildim. Ben kendimi kaptırmışken tam ablam göründü kapıdan. O da sobanın yanındaki mindere ilişti. “ Nasıl oldun ablacım.” dedi. “...

Mavi Gök Nerede?

Mavi Gök Nerede? Son dersin bitmesine yelkovanın bir sıkımlık keyfi kalmıştı.  Üniversitede ders zamanın dolduğunu kolektif yükselen homurtulardan anlıyorduk. Yine buz gibi bir Ankara akşamı koşuşturmasında otobüse yetişmek için  toparlandım. Kafamı cama yaslayıp gelecek ile alakalı sancı çekmek için en ideal mekânlardı kırımızı körüklü otobüsler. Eğitim fakültesinde olduğum için mutluydum. Öğretmen olmak; cehaletle saptırılmaya çalışılan kavme vahiy meleği olarak tayin edilmiş olmak gibi… Benim mistik iç dünyam ilahi metaforlarla nakşolmuş hayallere gebedir hep. Hiç sene kaybetmeden beni ve hayallerimi sindirmeye çalışan bu çarktan kurtulmam gerekiyordu. Gelecek sancılarımın en dramatik yerine gelmiştim ki otobüs ineceğim durağa geldi. Neredeyse içim geçecekmiş, iliklerimde tatlı sıcaklık gezinirken soğuk bir anda yine yolumu kesti yurda doğru yürürken. Akşam rutinleri yerine getirildi. Yemekten sonra okuma saatimde Gogol’un ‘Palto’ kitabını okudum. Her hareketimi g...